10 Aralık 2012 Pazartesi

Home Party için küçük sırlar


2013 için son yirmi günün içine girmişken ben de organizasyon hazırlıklarımı iyice hızlandırdım. Aklımdakileri toparlayıp, işe koyulma aşamasındayım. Bu yıl dostlarla home party düzenliyoruz. Home party deyip geçmeyin. Dışarıda yapılan organizasyonlardan kat be kat zordur, yapanlar bilirler. Bir de her zaman ‘ya bir terslik olursa’ sorusu olur akıllarda. Başkasının hatası ve farklı bir mekanda gelişen terslik sizin keyfinizi çok bozmaz ama iş sizin evinizde, kendi organize ettiğiniz bir parti ise sorun direk sizinle ilgilidir. Keyifler kaçar, çözüm aranırken zaman geçer, gider. Siz de benim gibi yeni yılda home party düzenlemeyi planlıyorsanız, güzel bir parti için küçük sırlarımı sizlerle paylaşmak istedim.

Öncelikle davetli listenizi hazırlayın. Birbirini tanıyan insanları bir araya getirmek her zaman için risksizdir ama yeni insanların daveti de yeni tanışma ortamları yaratabilir. O yüzden tanıdığınız, uyumlu arkadaşlarınızı gruba dahil etmekte fayda vardır bence. Davetli sayınızı evinizin imkanlarına göre de belirlemek işinizi kolaylaştırabilir. Davetlinin çok olması keyifli bir partinin başlangıcı gibi görünse de bir süre sonra insanlarınızın ayakta kaldığını görmeniz hoşunuza gitmeyebilir.

Liste hazırlandıktan sonra davetiye hazırlamak ikinci aşamanız olabilir. Ben davetiyelerimi her zaman konsepte uygun olarak kendim hazırlıyorum. Esprili, eğlenceli ama açıklayıcı bir davetiye hazırlamak biraz zaman alabilir ama yılmayın. Davetiye hazır olduktan sonra dostlarınıza mümkün olduğunca  erken göndermeye başlayabilirsiniz. Davetiyeleri mail yoluyla veya sosyal paylaşım sitelerini kullanarak gönderebilirsiniz.  

                                                          Hazırladığım yeniyıl davetiyesi

Üçüncü adım mönü hazırlamak –ki bu en zor olanı-. Genelde yılbaşı partilerinin buluşma saati 19:00,20:00 arasıdır. Yemek saati olduğu için davetli sayınız 5-6 kişiyi geçiyorsa mükellef bir akşam yemeği hazırlamak zor olabilir. Bunun için hem doyurucu, hem de alkollü ve alkolsüz içeceklerle tüketilebilecek mezeler hazırlamak gerekir. Tek porsiyonlar halinde hazırlanacak börek, ekmekle beraber yenebilecek bir iki çeşit zeytinyağlı doyurucu olması açısından tercih edilebilir. Sarımsak kullanılarak yapılan mezeleri sarımsaksız seçeneğiyle de hazırlamakta fayda var. Aynı zamanda çerez, cips ve meyve, atıştırmalık olarak masada bulunmalı.

O gün için herkese hediye almak bütçenizi zorlayabilir fakat herkes için küçük armağanlar hazırlamak hem şık, hem de düşünceli ve bütçeyi zorlamayan bir yaklaşımdır. Alacağınız bir iki metrelik tül ve iki metrelik kurdeleyle küçük keseler hazırlayabilir, içlerine de lavanta, kahve, badem şekeri gibi tatlı sürprizler koyabilirsiniz. Veya nazar boncuğundan küçük kapı süsleri yapabilir, sabunları küçük parçalar halinde keserek streç filmle sararak üzerlerine yeni yıl çiçeklerinden yapıştırabilirsiniz. O günü hatırlatacak bu küçük armağanlar hem sevdiklerinizi hem de sizi özel kılar.

Ayrıca o güne özel ev süslemesi, dekorasyondaki birkaç küçük değişiklik, renkli led ışıklar, süslediğiniz küçük bir çam ağacı ve tabi ki konsepte uygun müzikler davetlilerinize yeni yıl coşkusunu yaşatmak için önemli.

Ben o güne özel, yılbaşı pastası ve yeni yıl kurabiyeleri de hazırlayacağım. En yakın zamanda pastamı ve kurabiyelerimi de sizlerle paylaşacağım ama o zamana kadar hepinizi yeni yıl coşkusuyla kucaklıyorumJ  

28 Kasım 2012 Çarşamba

Yeni Yıla Hazırlık


Yeni yıl yaklaşıyor. Bir yıllık anılarımızı eskide bırakıp, yeni anılara dönüyoruz yüzümüzü. E hazırlık yapmak şart olduJ

Ben yeni yılın gelişini her sene heyecanla beklerim. Dışarıda olmayı sevmediğim için favorim, ev partileri. Geçen yıla ailemizle beraber girmiştik. Bu seneyi dostlarla kutlama planımız var. Şimdiden beni bir telaş aldı ki sormayın. Yeni yıl pastası, yeni yıl kurabiyeleri, küçük armağanlar, ev süslemesi, konsepte uygun dekorasyon… Daha şimdiden birçok şeyi kafamda toparlamaya başladım. Özellikle de parti konsepti konusunda bir sürü fikir var aklımda. 

Bundan iki yıl evvel 'kırmızı partisi' düzenlemiştik. Davetlilerin hepsi üzerinde kırmızı bir obje taşıyarak partiye gelmişti. Bu sene çok klasik bir şey yapıp 80'ler veya 60'lar üzerine gidebiliriz veya daha farklı düşünüp maskeli balo organize edebiliriz. Aslında aklımı klasiklerden uzaklaştırıp çok orjinal bir şeyler bulmaya çalışıyorum. Olacağını biliyorum ama biraz zaman gerekiyor sanırım:)

Aklımda bunlar varken küçük çam ağacımız ve süslerimiz de bir hafta sonra ‘tebdili mekanda ferahlık vardır diyerek’ depodan evimize gelecek. Onu süslemek, tüm renkli topların ve ışıkların evimizi renklendirmesi çok güzel olacak.

                                                    2011'e girerken bize eşlik eden ağacımız:)
                                             Umarım bu seneki ağacımız da böyle hareketli olur.

Sıra gelecek dostları organize etmeye, pastayı ve kurabiyeleri hazırlamaya. Tabi ki şimdiden tasarımlarını düşünmeye başladım. Aklımda birkaç alternatif var ama en iyisini bulmak için denemeler yapmam gerekecek. 

Bu alternatif tasarımlarımı da zaman içinde paylaşacağım ama o zamana kadar heyecanımı sizlerle yaşamak istedim.

Şimdiden yeni yıl heyecanını yaşayan, yaşamaya başlayan ve başlayacak herkese… sevgilerJ     

23 Kasım 2012 Cuma

Kakaolu Böğürtlenli Doğumgünü


Bugün ablacığımın 41’inci yaşına girişini kutladık. Kırkbir kere maşallah dedirtti tabi ki.


E böyle bir yaşa da, iyi hazırlanmış bir doğumgünü organizasyonu gerekliydi. Renkler, tadlar, sürprizler… her şey bugüne uygun olmalıydı. Öncelikle renklere karar verdim. Nazar boncuğundan yola çıkarak turkuaz ve beyaz tercih ettim ve onun için peçete halkaları tasarladım.


Tabi bu arada aklımdan kurabiyeler hazırlamak geçmeye başladı. Nazar boncuğu, maşallah kurabiyeleri. Bebek kurabiyelerinden farklı olarak hamurun harcında ceviz kullandım ve sonuç harika oldu.


Sıra pastasına gelmişti. Son yaptığım muzlu ve sade kremalı pastaların aksine, bu sefer biraz tatlı, biraz ekşi bir tat kullanmak istedim ve tercihimi kakaoyla böğürtlenden yana kullandım. İç tasarım tamamdı da, dış tasarım nasıl olmalıydı…

Ablamın ilgi alanlarını düşününce klasik zevklerinin de olduğu aklıma geldi. Şöyle biraz klasik, biraz spor ama günün anlam ve önemine uygun bir pasta tasarımı buldum. Küçüklü büyüklü beyaz çiçeklerle, turkuazı birleştirince ortaya hem modern, hem de klasik bir görüntü çıktı.


Bu arada şeker hamuruyla çalışacaklara küçük bir ipucu vermek istiyorum. Pastanızdan tadanlar şeker hamurunu kalın bulabilirler. Siz siz olun, inceltip riske girmeyin çünkü pastanın üzerindeki krema hamurla birleşince erime yapıyor ve şeker hamuru dağılıyor. O yüzden ince hamur, bu tarz butik pastalar için elverişsiz oluyor. Bir de en üst kısmında kullandığınız kremayı mümkün olduğunca az tutun. Fazla krema da şeker hamurunun deforme olmasına neden olabiliyor.

Organizasyona dönecek olursam bu akşamla ilgili unutulmaması gereken bir başka sürpriz ise diğer ablamın hazırladığı 40 yaş slayt gösterisiydi. Fotoğraflar, metinler, kullanılan müzikler o kadar güzeldi ki, bir ara çok duygulanmışım, gözlerim dolu dolu buldum kendimi.

Bir doğumgününü daha kah gülerek, kah duygulanarak geçirdik. Ablacığıma tekrar 41 kere maşallah diyorum.
   

18 Kasım 2012 Pazar

Muzlu Butik Pasta


Doğumgünlerinde hep duygulanırım ben. Bir yılı daha geride bırakmak bana hem mutluluk verir, hem de yaşananların, o anıların bir daha geri gelmeyeceğini düşünüp hüzünlenirim. Sonra kısa zaman geçer ve geride kalan anılardan daha güzellerinin önümde olma ihtimali düşer aklıma ve yine mutlu olurum. İşin aslı doğumgünlerinde hep bir karışık olurum.:))

Bu hafta hem yoğun hem de bir o kadar keyifli geçiyor benim ve sevdiceğim için. Doğumgünlerimiz birbirine çok yakın tarihlerde olduğu için dostlarla ve ailemizle kutlama yapmak istedik. Ayrı günlerde toplanalım dedik. Bu da benim için iki ayrı pasta demekti.

Tabi hemen kolları sıvadım ve önce tasarımlar için çalışmaya başladım. Dostlarımızla kutlayacağımız gün için ikimizin de yazar olmamızı değerlendirmek istedim. Sevdiceğimin de fikirleri ve desteğiyle bize en uygun tasarımı bulup hayata geçirmem birkaç günümü alsa da sonucun başarılı olduğunu düşünüyorum.

Şimdi de iş, ailemizle kutlayacağımız gün için hazırlanacak pastadaydı. O özel gün için ikimizi de bünyesinde taşıyan bir tasarıma gitmeliydim ve sonunda aklıma bir fikir geldi. İşte ailemiz için hazırladığım pasta.

İkisi için de üç kat sade pandispanya kullandım. Muz, fındık ve beyaz, tane çikolatayla tatlandırdığım sade kremamı pastanın içine yakıştırdım.  Sanırım hem ben, hem sevdiceğim, hem de tadanlar memnun kaldılar. Sizlerle o gecelerden birkaç an paylaşmak isterim.
                                                      Mutheşem ailemizin bir kısmı:)

                                                        Minik meleğimiz, yeğenimiz:)

                                                            Çok sevgili dostlarımız:)

Doğumgünlerimizde bizi yalnız bırakmayan, yanımızda olan, arayan, bizi önemseyen tüm dostlarımıza ve çok sevgili ailemize sonsuz teşekkür ederiz. İyi ki varsınız.

11 Kasım 2012 Pazar

İlkim Çilek Baby Shower Partisi


Bazen sevdiğiniz arkadaşlarınızın özel zamanlarında çok fazla yanında olamadığınızı fark edebilirsiniz. Bence önemli olan üzülmek yerine telafi edebilmektir. Ben de bunu yapmaya çalıştım.

Bundan üç hafta önce, geçen kış İzmir’de Zencefil Cafe’de doğumgünü kutladığımız bir gece geldi aklıma. Çok sevdiğim arkadaşım Gülşah’a ‘ne zaman bebek yapacaksınız? Biz desteğiz...’ dediğimi düşündüm ve karar verdim. Taşınma, işler, güçler derken sekiz ay önce aldığım haberin hakkını vermeliydim. Gülşah’ın ‘İlkim Çilek dokuz ay sonra geliyor’ haberine bir armağan verilmeliydi ve bir bebek partisi organize etmeye karar verdim.

Öncelikle davetiye hazırladım. Kendi imkanlarımla herkesi bu mutlu günden haberdar edecek bir bebek partisi davetiyesi.


Sonra Gülşah’ın, arkadaşlarının, ablalarının yardımıyla davetliler haberdar edildi ve geleceklerin listesi yapıldı. Bir hediye listesi oluşturmadık çünkü minik İlkim’in tüm ihtiyaçları çoktan karşılanmıştı. Biz de gelecekler arkadaşların, hediyelerini kendilerinin seçmesine karar verdik.

Sıra küçük sürprizler, mönü, davetlilere hediye edilecek kurabiyeler ve asıl olan pastaya gelmişti.

Davetiyenin bir benzeri olan peçete halkaları tasarladım ve onları peçetelere uyguladım. İnanın masada çok sevimli durdular.


Çeşitli internet sitelerinden ‘mom to be’ yazısının yazılı olduğunu kurdelelerden araştırdım fakat kargo süreleri uzun görünüyordu. O yüzden kendim işlemeye karar verdim. Beyaz kurdele üzerine pembe payetle işlenen ‘mom to be’  anneye çok yakıştı. Bir de aynı renkte, pembe bir nazar boncuğuyla tutturunca çok uyumlu oldu.


Kurabiyeleri yapacağım gün Gülşah’ın bir arkadaşının hediye olarak yaptırdığını öğrenince, merakla onları beklemeye başladım. Gerçekten de gördüğümde çok beğendiğimi itiraf etmeliyim.

Sıra pastaya gelmişti. Önceden tasarımını yaptığım pastayı uyguladığımda tam da içime sinen bir pasta çıktı ortaya. Tabi muhafaza edebilmek, partinin düzenleneceği mekana götürmek beni biraz düşündürse de onu da sevdiceğimin yardımıyla başardım.



Ön hazırlıkları tamamlanan parti, 11 Kasım Pazar günü çok keyifli gerçekleşti. Duvarlara ve sandalyelerin arkasına asılan pembe balonlar, kollara bağlanan tüller, Gülşah’ın giydiği pembe tütü ve hem mekanın, hem gelenlerin güzelliği partinin eğlenceli geçmesini sağladı. Bir de kurdele oyunu oynadık. Küçük, sürpriz, komik hediyeler sahiplerini buldu.

Artık bana ‘şimdiden hoş geldin İlkim Çilek bebek’ demek kaldı. Başka bir partide, buluşmak üzere..:)  

28 Ekim 2012 Pazar

İstanbul’da Likör Keyfi

İzmir’den İstanbul’a göç tamamlandı. Yeni evimize yerleştik, birkaç işin peşinden koştuk ve hatta artık boş zaman bulabiliyoruz.

İstanbul’un toprağını öptükten sonra ilk iş, bir ritüeli yerine getirmek oldu. Vişneler dallarında kırmızı kırmızı sallanmaya başlamışken, hemen edindim. Bu fırsat kaçmaz, zamanı geçmeden bir vişne likörü yapayım dedim. Litrelik bir cam şişem vardı. Zamanında boza almışım bir kış günü… şimdi de bir yaz günü iyice yıkadığım, süzdürdüğüm, kuruttuğum cam boza şişemi vişnelerle, şekerle, karanfille ve votkayla doldurup likör için kullanmaya karar verdim. Bozadan liköre… Bazılarına göre şanssız, bazılarına göreyse çok şanslı bir şişe.

İki buçuk ayın sonunda ağzını açma, koklama ve tatma zamanı geldi likörümü. Balkonda beklettiğim, kırmızıdan bordoya dönmüş şişemi mutfağa alıp, bir ayin edasında ağzına bağlanan lastikleri ve poşetleri teker teker çıkardık sevdiceğimle. Sonuç mu? Mükemmel…
Hafif tatlı, yudumlandıktan sonra ağızda kalan karanfil kokusu ve yumuşak içimiyle ev yapımı vişne likörüm. Görücüye çıktı, beğenildi. Yaz ritüelimi bu sene de gerçekleştirmenin gururuyla likör şişemi mutfağın baş köşesine koydum. Sizlere de tarifini vermek istedim. Taze vişneyle yapılan tabi ki çok özel oluyor fakat dondurulmuş vişne de aynı keyfi verebilir diye düşünerek, soğuk havalar yaklaşırken, şöyle mis gibi köpüklü bir Türk kahvesine, iç ısıtacak, hafif tatlı bir vişne likörü eşlik etsin isterseniz, bir denemekte fayda var derim. Şimdiden afiyet olsun.

Ev yapımı vişne likörü
Malzemeler :
1 kg. vişne
1 lt. votka                                                          
1 kg. toz şeker
4-5 adet karanfil

Yapılışı :
Vişneleri yıkayıp, kuru, cam bir şişeye koyuyoruz. Üzerine şekeri ve karanfilleri ekleyip, ağzını sıkıca kapatıyoruz. Kesinlikle hava almaması çok önemli. Ben vişnelerin çekirdeklerini çıkarmıyorum ama isterseniz çıkartabilirsiniz de. Vişneler, şeker ve karanfil üçlüsünü yaklaşık yirmi gün kadar hafif güneş alan bir yerde bekletiyoruz. Gün içinde bir kez şişeyi sallayarak karıştırıyoruz. Onuncu günün sonunda vişnelerin iyice sulanmaya başladığını göreceksiniz. Yirminci günün sonunda ağzını açıp içine votkayı ekliyoruz. Şişenin ağzını tekrar iyice kapatıp, hava almasını engelliyoruz. Bu zamandan sonra likörümüzün hafif güneş alan yerde bekleyeceği ve gün içinde bir iki sefer sallayarak karışması gereken iki ayına girmiş oluyoruz. İki ayın sonunda vişneler ve şeker alkolle tamamen fermante olmuş oluyor. Ağzınıza layık ev yapımı vişne likörünüz hazır. Afiyet olsun.    

30 Nisan 2012 Pazartesi

İzmir'de İstanbullu Olmak


 Artık biliyorsunuz, ben geçici süreyle İzmirli olan bir İstanbullu’yum. Biz balık severiz. Kadıköy’e yakın bir yerde yaşıyorsanız, balık pazarı sizin için bir cennettir. Bir gün balık pazarını sabahın ilk ışıklarıyla görmüştüm. Buz dolu kasalarda, çeşit çeşit, irili ufaklı bir sürü balık, denizden çıktıkları gibi geliyorlardı balık pazarına. Suları yerlere döküldüğü için, sokağı kayganlaştırmak hiç umurlarında olmadan tezgahlara diziliyorlardı. Ben o sabah sadece bu kadarını seyredebilmiştim. Öğleden sonraya kadar geçen zamanı bilmiyorum ama akşamüstü heyecanını yaşamak olağanüstüdür.

Balık pazarına girdiğinizde, sizi önce sokağın kokusu ve kalabalığı karşılar. Bir telaşı, bir kargaşası fakat inkar edilemez bir ahengi vardır balık pazarının. Tezgahlarda balıklar kuzu gibi yatmaktadır. Başlarında balıkçılar, ellerinde su dolu maşrapalarla tezgahın sağından soluna dans eder gibi geçerler. Balıklar sulandıkça daha da çekici olur. Fiyatlar uçuşur havada. ‘Hamsi kilo beş, hamsi kilo beş’, ‘levreğin iyisi burada, derya kuzusu bunlar’ lafları kulağınıza ninni gibi gelir. Bir huzur, bir huşu çöker üzerinize. Sonra tezgahlarda sizin evinize gitmeyi bekleyen mevsim balıklarına şöyle bir göz atarsınız. Kimisi küçük, kimisi büyük, kimisi renkli, kimisi donuk balıklara takılır gözleriniz. Aklınızda bir şey varsa bile seçimleriniz her an değişmeye müsaittir. Hamsi almaya gidip, karidesle evinize dönebilirsiniz mesela. Ben çok yaşadım. Devamlı alışveriş yaptığınız bir balıkçınız varsa işiniz daha kolay. ‘Hoşgeldin abla’ diye yaklaşan balıkçıyı küçük bir gülümsemeyle karşılar ve ‘bana ne vereceksin’ diye sorarsınız. Ona sizin için en taze balığı seçme fırsatı verirsiniz ve kenara çekilirsiniz. Tanıdık balıkçı, kese kağıdından yapılmış bir torbaya, metal tabakla tezgahtan aldığı balıkları koyar. ‘Ayıklayayım mı’ diye sorar. ‘Hayır’ dersiniz çünkü siz ayıklamayı da ayrı bir ritüel olarak görürsünüz. Kağıt torbanın ağzını kapatır, bir poşete koyup size verir. O heyecanla hemen yeşillik tezgahlarına dönersiniz. Malum, balık dediğin yeşil salata olmadan yenmez.

Küçük bir pazarlıkla marul, taze soğan, olmazsa olmaz roka, turp, maydanoz alırsınız ve evinizin yolunu tutarsınız.

İzmir’e ilk geldiğimde, Ege’nin bu güzide kentinde balık cennetine geldiğimi sanmıştım. Bornova’da, Alsancak’ta, Karşıyaka’da balık pazarlarına denk geleceğimi düşünmüştüm. Öyle olmadı…
İzmir’de balık, pazarda satılıyor. Bir de birkaç küçük dükkanda. Belli günlerde kurulan pazarlara gidip sebze, meyve ve aynı zamanda balığınızı alıyorsunuz. Ben alışmışım dibimdeki balık pazarına, buna alışamadım tabi. İzmir’de bir sene içinde yesem yesem iki defa balık yiyebildim. Asabım bozulmadı mı? Evet, bozuldu tabi kiJ Sonradan balık almanın daha güzel ve değişik bir yöntemi olduğunu öğrendim. Aslında İzmir’de balık alışverişi şöyle yapılırmış.

Birkaç ailenin erkekleri toplanır, arabalarıyla balık haline giderlermiş. Hal dediğin kocaman yer zaten. Her yer türlü türlü balık… Tazecik. Teknelerden daha yeni çıkarıyorlar denizden yeni çektikleri balıkları, kasaların içinde. Balıkçıların elleri kolları dolu geliyorlar. Ailenin erkekleri kasaların başına gidip en kallavi kasayı seçiyorlar. Sonra balıkçıyla kıran kırana bir pazarlığa girişiliyor ve sonunda el sıkışıyorlar. Bir kasa balığı en iyi fiyata alıp, ikiye üçe bölüp evlerine götürmenin telaşındalar. Kasayı aldıkları gibi doğru evlerine…

Ben İzmir’de bunu yapamadım. Ben sevdiceğimle, ailesinin getirdiği güzel balıkları yedim evimizde. Çok keyifli bir geceydi kabul ediyorum ama Kadıköy’ün balık pazarını da çok özlüyorum. Umarım o balıklar da beni özlemişlerdir ve ‘hoş geldin abla’ diyen balıkçı da.

Sevgiler.

29 Nisan 2012 Pazar

Göç Yaklaşırken '1'

İzmir’den İstanbul’a göç vakti yavaş yavaş geldiğinden, son günlerde biraz fazla düşünür oldum. Bir seneye yakındır İzmir’de yaşayan bir İstanbullu olarak, o güzel Ege kenti bana neler kattı, benden neler götürdü diye aklım hep dolu. Her şeyin başında iki şehri birbirinden ayıran tek farkın coğrafi konumları veya siyasi parti seçimleri olmadığını anladımJ Peki bu fark neydi?
İstanbul’un her zaman acelesi vardır mesela. Oysa İzmir öyle mi?
İzmir’i ilk ziyaret ettiğim seneydi. Sevdiceğimle sabah uyanıp boyoz yedikten sonra dışarı çıkmaya karar verdik. Giyindik, kuşandık… hani şu eskilerin söylediği gibi çektik esvaplarımızı, çıktık dışarı. Sıcağı zaten anlatmama gerek yok. Ben İstanbul’da üzerime hırka alıp çıkmaya alışmışım. İzmir’de değil hırka almak, t-shirt bile insana fazla geliyor. Tabi bana da geldiJ
Bornova’ya ineceğiz. Köşede bir kamyon duruyor. Gelin gibi süslenmiş. Kapalı, brandası örtülü durduğu yerde yatıyor. Sevdiceğime sordum bu ne kamyonu diye. ‘Karpuz kamyonu ‘ dedi. ‘Karpuz mu getirmiş buraya?’ diye sordum. ‘Yok’ dedi, ‘karpuz tezgahı işte’. İşte o an beynimin içinde İzmir’le ilgili başka bir kapı açıldı. Saate baktım. 12:30….
Hiç uyumayan İstanbul, yaklaşık 4.5 saat önce günü en aydınlığı ve en hararetli tarafıyla yaşamaya başlamışken, 12:30’da İzmir hala uyanmamıştı. Karpuz tezgahları açılmamış, insanlar aceleyle işlerine koşturmamış, otobüsler ağzına kadar, balık istifi dolmamış, belki de sahil kasabaları hariç hiçbir yer hıncahınç insanla yüklenmemişti. İşte dedim, İzmir’in farkı!
Bir seneye yakın bir zamandır, İzmir’de yılların verdiği yorgunluğu üzerimden atmaya çalışıyorum. Hani demiş ya Murathan Mungan ‘’Ben sende bütün aşklarımı temize çektim’’ diye, sanırım ben de İzmir’de tüm İstanbul’u temize çektim. Göç zamanı yaklaşmışken İzmir’inden aldıklarımı sizlerle paylaşmak istedim.
Bir sonraki ‘Göç Yaklaşırken’ yazımda buluşmak üzere. Sevgiler…    

27 Nisan 2012 Cuma

Geçici İstanbul Göçü


Bir süredir buradan uzak kaldım. Bunun tek nedeni İzmir’den İstanbul’a geçici göç yaşamam. Aslında kalıcı göçün bir takım hazırlıkları gerekliydi. Çalışmalar, araştırmalar, görüşmeler bizi beklerdi. Bundan kaynaklı yaklaşık bir haftadır yuvaya döndüm gibi görünse de geçiciyimJ

Güneşli ve sıcak bir İzmir’den, kısmi yağmurlu, karışık, bir sıcak, bir soğuk bir İstanbul’a geldik. İnanın kafamı neredeyse bir haftadır bilgisayar başından ve klavyeden hiç kaldıramasam da, elim varıp sizlere bir iki satır yazamadım. Gecenin 01:30’unda Lamba CİNİ’ni ihmal edemeyeceğim gerçeği tekrar aklıma geldi ve sizlerle olanları paylaşmak istedim.

Bundan bir hafta önce İzmir’den yola çıkacağımız gece güzel bir haber aldım. Lamba CİNİ gece lambalarını övgüyle anlatan bir toptancı arkadaşla konuştum. Ürünü çok beğendiğini söyleyip, görüşmek istedi. Bu konuşma sizlere güzel bir gelişmeyi paylaşmamı sağladı. Artık gece lambalarımıza İzmir’in sahil kasabalarında rastlayabileceksiniz. Kim bilir belki tatil için ayırdığınız iki günün sonunda, evinize bavulunuzda bir gece lambasıyla dönersiniz ve onu elektrikle buluşturduğunuzda aklınıza biz geliriz.

Anlaşılacağı üzere bugün tarif yok. İstanbul maceramız devam ederken sizlerden mümkün mertebe uzak kalmamaya çalışacağım. Yoğunluktan dolayı çok fazla yazamasam da bilin ki aklım burada. En yakın zamanda görüşmek üzere. Belki yarın, belki yarında da yakınJ Kim bilir…  

5 Nisan 2012 Perşembe

Kırmızılı Tuzlu Kek


Bugün de benden size tatlıya oranla tuzluyu tercih edenlere yönelik bir tarif… Bu kekin tarifini ilk, bir ablamın bana armağan ettiği yemek dergisinde gördüm. Tabi durur muyum, hemen denedim. Sonra durur muyum? J Tabi ki tarifte değişiklikler yaptım. Biraz unu azaltıp, biraz malzeme ekleyip çıkartıp kendi tarifim haline getirdim. Görüntü güzel, lezzet güzel dedim ve sizlerle paylaşmaya karar verdim. Benimki şu an afiyetle yeniyor. Siz de hem doyurucu, hem tuzlu, hem lezzetli bir tadı özlediyseniz denemenizi tavsiye ederim.

Kırmızılı Tuzlu Kek

Malzemeler:
2 adet kırmızı dolmalık biber (ben uzun olan biberleri tercih ediyorum)
2 su bardağı un
1 paket kabartma tozu
150 gr. beyaz peynir
1 su bardağından biraz az sıvı yağ
1 adet yumurta
1.5 su bardağı süt
1.5-2 çay kaşığı tuz (tuz sevginize bağlı)
½ çay kaşığı karabiber
1 çorba kaşığı susam

Hazırlanışı:
İlk olarak kırmızı biberleri közlüyoruz. Közlenmiş biberleri soyup, çok küçük olmayan parçalar halinde doğruyoruz. Közlenmiş biberleri soğuk suyun içine koyarsanız kabuklarını daha çabuk soyabiliyorsunuz. Bu arada peynirimizi de küçük küçük ufalıyoruz. Malzemelerimiz hazır olduktan sonra unumuzla beraber kabartma tozumuzu eliyoruz. İçine yumurtayı, sıvı yağı, sütü, beyaz peyniri, biberleri, tuzu ve karabiberi ekleyip karıştırıyoruz. Kek hamurumuz hazır olduktan sonra kalıbımızı yağlayıp içine hamurumuzu döküyoruz. Son olarak üzerine susamlarımızı serpiştirip daha önceden 170 derecede ısıtılmış fırınımıza kekimizi yerleştiriyoruz. Yaklaşık 40-45 dakika arasında hazır oluyor.

Pişme esnasında fırınımızın kapağını açmamaya dikkat ediyoruz çünkü her kabartma tozu eklenmiş tarif gibi ısı kaybına uğradığından kekimiz sönüyor. Şimdiden ellerinize sağlık ve afiyet olsun. 

30 Mart 2012 Cuma

Beş Çayı Keyfi ve Un Kurabiyesi


Beş çaylarına bayılırım. Biz üç kız kardeşiz. Evet, şu Çehov’un oyunundaki gibiJ Eskiden okuldan, işten gelip evde toplandığımız zaman, annem yemekten önce çay demlerdi. Mutfakta dört kadın oturur sohbet eder, bazen dedikodu yapar, bazen tartışır, bazen barışırdık. İşte o beş çaylarına anneciğimin yaptığı güzel kurabiyeler eşlik ederdi hep. Ben de bugün bir beş çayı yapmak istedim. Sevdiğimin kardeşi ve nişanlısıyla küçük evimizde toplandık. Okey takımları çıktı ortaya, masa hazırlandı, çaylar demlendi ama kuru kuru çay gitmiyor tabi. Biraz düşündükten sonra şöyle pratik, lezzetli, çayın yanına yakışır, ağızda dağılan, yumuşacık bir kurabiye yapmaya karar verdim. Anneminkiler gibi olmasa da çocukluğumun bayıldığım tadı un kurabiyesini seçtim ve sizlerle paylaşmak istedim. Bize güzel ve keyifli bir günde çok güzel eşlik etti. Siz de küçük bir aile veya dost sohbetini tatlandırmak isterseniz un kurabiyesinin güzel bir seçim olduğunu düşünüyorum. Bir deneyin derimJ

Un Kurabiyesi

Malzemeler:
1 paket (250 gr.) margarin veya tereyağı
1 kahve fincanı sıvı yağ
4.5 yemek kaşığı pudra şekeri
4 yemek kaşığı buğday nişastası
4.5-5 su bardağı un

Üzeri için:
1 çay bardağı pudra şekeri

Hazırlanışı:
Oda sıcaklığında yumuşamış margarinle pudra şekerini karıştırıyoruz. Daha sonra sıvı yağı ilave ediyoruz ve karıştırmaya devam ediyoruz. Hafif krema kıvamına geldikten sonra nişasta ve unu ekleyerek yoğurmaya başlıyoruz. Hamuru pürüzsüz hale getirdikten sonra avuç büyüklüğünde parçalar kopararak rulo haline getiriyoruz. Hamur ilk etapta birleşmeyecekmiş gibi geliyor, parça parça oluyor ama sonradan gerçekten pürüzsüz bir hamur oluşuyor. Panik yapmayın yaniJ Hazırladığımız ruloları bıçak yardımıyla verev kesip üzerlerine de bıçağın arka kısmıyla iki çizgi yapıyoruz ve küçük kurabiyelerimize son şeklini veriyoruz. Yağladığımız tepsiye veya yağlı kağıda aralıklı olarak yerleştiriyoruz. Birbirlerine çok yakın olmamalarına dikkat edin çünkü kabarıp yapışıyorlar ve şekilleri bozuluyor. Daha sonra önceden ısıtılmış fırınımıza yerleştiriyoruz. Aslında kurabiyeler genelde 170-175 derecelik ısıda pişirilirken un kurabiyesini daha düşük ısıda pişirmek gerekiyor. Ben 150 derece kullanıyorum. Hem içleri yavaş yavaş pişiyor, hem de üzerleri olması gerektiği gibi kızarmadan beyaz kalıyor. Yaklaşık 15-20 dakika arasında fırından çıkmaya hazır oluyorlar. Mümkün olduğunca kurabiyeler tam olarak pişene kadar fırının kapağını açmamaya dikkat edin, hemen iniyorlar. Tecrübeyle sabitJ

Son olarak da kurabiyeleri fırından çıkardıktan sonra üzerlerine pudra şekeri serpiştiriyoruz. Şimdiden ellerinize sağlık ve afiyet olsun. 


24 Mart 2012 Cumartesi

Anneciğimin Doğumgünü Pastası

Annelerden ayrı kalmak zordur. Hele de 30 yıl boyunca dizinin dibinden ayrılmadığınız, her derdinizi paylaştığınız, dinleyen ve kendini dinleten, sevgi dolu, eğlenceli, sabırlı ve ilerisi için örnek aldığınız bir anneniz varsa, daha da zor.

Ben yaklaşık bir senedir annemden ayrı bir şehirde yaşıyorum. Herkesin annesi kendine güzeldir biliyorum ama benim annem çok güzel bir kadındır. Gözleri hep güler benim annemin. Üç kızına, torununa, kocasına, damatlarına (oğullarına), kardeşine, dostlarına, komşularına yani herkese verecek sınırsız sevgisi vardır. Çok güzel Türk sanat müziği söyler mesela. Hatta o güzel sesiyle şarkılar söyleyerek açtığı olur telefonu. Kocaman bir gülücük bırakır insanın yüzünde. Bir sıkıntınız olduğunda hemen anlar ama öyle bir kadındır ki benim annem, hemen neyin var diye sorup sıkıştırmaz. Doğru zamanı bekler. Paylaşmak için, hafifletmek için… Sevdiklerini hafifletmek için sürekli yüklenir benim annem. Bir gün onun kadar iyi bir anne, onun kadar iyi bir eş ve en önemlisi onun kadar güzel bir insan olabilirsem çok büyük bir başarı elde etmişim demektir.

Bunları duyunca siz de anlamışsınızdır ki annemden ayrı olmak benim için gerçekten zor. Hala ilk ayrıldığım günkü kadar çok özlüyorum annemi. Neyse ki hadi dendiğinde gidebiliyorum. Bir ayağım hala İstanbul’da. Fakat yarın öyle bir gün ki… anneciğimin doğumgünü. Bu sene yanında olamıyorum. O yüzden ona güzel bir sürpriz hazırlamak istedim. Sizinle paylaştığım pasta, anneciğim için ellerimle hazırladığım doğumgünü pastası. 25 Mart saat 00:00’ı gösterdiğinde sevdiğimle birlikte onun doğumgününü kutlayacağız ve onu ne kadar çok sevdiğimizi söyleyeceğiz ve yarın pastasını, küçük armağanını görmek üzere burayı ziyaret etmesini isteyeceğiz. Umarım beğenir ve umarım siz de beğenirsiniz ve denersiniz. 

ANNECİĞİM DOĞUMGÜNÜN KUTLU OLSUN MELEĞİM.

Kivili Annecik Pastası

Malzemeler:
1 adet hazır kek (veya kendi hazırlayacağınız pandispanya)
2 paket sade kremşanti
1 su bardağı süt
1/2 paket bitter çikolata
3 adet orta boy kivi

Keki ıslatmak için:
1.5 su bardağı süt

Hazırlanışı:
Kremşantiye sütü ekleyip iyice çırpıyoruz. Krema haline geldikten sonra buzdolabına koyup yarım saat kadar katılaşmasını bekliyoruz. Şantimiz katılaştıktan sonra kekimizi iki parça halinde ayırıp önce alt kısmını sonra üst kısmını sütle ıslatıyoruz. Bu arada kivilerimizi ince ince dilimliyoruz. Kivilerimizden birinin dilimlerini ikiye keserek yarın daire haline getiriyoruz. Kekimizin ıslattığımız alt kısmını şantiyle kaplayıp üzerine yuvarlak dilimlerimizden kivilerimizi yerleştiriyoruz. Ardından bitter çikolatamızı ince ince rendeleyerek kivilerin üzerine serpiyoruz. Kekimizin ıslattığımız üst katını üzerine oturtuyoruz. Pastamızın üzerini ve yanlarını kalan şantimizle kaplıyoruz ve düzleştiriyoruz. Kivilerin yarım daire yaptığımız dilimlerini pastamızın yan kısımlarına yerleştiriyoruz. Ardından kalan yuvarlak dilimleri üstüne koyup çikolatamızın kalan kısmını boş kalan şantili bölüme rendeliyoruz. Arzu ederseniz benim gibi orta kısmına bir not yazabilirsiniz. Not için çikolatalı kremşanti kullandım. Şimdiden afiyet olsun ve ellerinize sağlık. 

16 Mart 2012 Cuma

Güneşli Bir Gün ve Tiramisu

Çok güneşli bir güne uyandım yine. Yapılan bir cuma kahvaltısı ve içilen iki bardak hafif demli çayın ardından mutfağa geçtim. 

Bundan birkaç hafta önce İzmir Alsancak’ta Amerikan Kültür Merkezi’nin kantini için haftasonu tiramisu yapmıştım. Olumlu eleştirilerden sonra, sonraki hafta da kantine tatlımla konuk oldum. Aslı kedidiliyle yapılan, Japon isimli bu İtalyan tatlısını ben kekle yapıyorum. Bazen pandispanya yapmaya zamanım oluyor, bazen de daha pratik olsun diye marketten hazır kek alarak onu kullanıyorum. İki günlük bulutlu havanın yerini parlak güneşe bırakmasıyla neşelenen ben, hemen malzemelerimi çıkardım tabi. Tatlımı yapmak üzere saçlarımı bağladım, anneciğimin hediye ettiği renkli önlüğümü taktım ve küçük, ahşap mutfak masamı atölye haline getirdim. Sonuç: benim fikrimce süper! Haftasonu yiyenlerinde fikrini aldıktan sonra sizlerle tekrar paylaşacağım ama bu haftasonunu siz de tatlı geçirmek isterseniz tiramisu tarifimi paylaşıyorum. Şimdiden ellerinize sağlık, tadanlara afiyet olsun.



Tiramisu

Malzemeler:
1 adet kakaolu hazır kek (pastaban)
3 adet yumurta sarısı
2 çay bardağı toz şeker
1 paket vanilya
3 yemek kaşığı un
2.5  su bardağı süt
1 paket labne peynir (200 gr.)

Keki ıslatmak için:
3 tatlı kaşığı nescafe
2 tatlı kaşığı toz şeker
1.5-2 su bardağı ılık su

Üstü için:
1-2 tatlı kaçığı nescafe

Hazırlanışı:
Yumurta sarılarını, toz şekeri, vanilyayı, elenmiş unu ve sütü bir tencereye koyup ateşin üzerinde pişirmeye başlıyoruz. Karışım muhallebi kıvamına gelince bir iki taşım kaynatıp altını kapatıyoruz. Biraz ılınmasını bekleyip içine labne peyniri ekliyoruz ve karıştırıyoruz. Topaklanırsa rondonun ezme aparatıyla biraz karıştırabiliriz. Ben çoğu zaman öyle yapıyorum. Hatta bu muhallebinin hafif köpürmesini ve daha lezzetli olmasını sağlıyor. Muhallebimiz hazır olduktan sonra ılık suyun içine nescafeyi ve şekeri koyarak eritiyoruz. Keki ikiye ayırıp alt ve üst kısmına bu hazırladığımız kahveli karışımı yavaş yavaş dökerek kekin iki parçasını da ıslatıyoruz. Keki için kendimiz pandispanya yapabileceğimiz gibi marketten aldığımız hazır keklerden de kullanabiliriz. Aslında tiramisunun orjinalinde kedidili kullanılıyor olsa da ben çoğu zaman daha rahat ulaşabildiğim ve lezzetinden şüphe etmediğim hazır kekleri kullanıyorum. Memnunum- öneririmJ Keki iyice ıslattıktan sonra alt kısmının üzerine muhallebinin bir kısmını yayıyoruz. Üzerine kekin ıslattığımız üst kısmını kapatıyoruz. Muhallebinin kalan kısmını pastanın üstüne ve kenarlarına yayarak keki iyice muhallebiyle kaplıyoruz. Son olarak kahveyi bir çay süzgecine koyup, çay kaşığı yardımıyla ezerek toz haline getirip pastanın üzerine serpiyoruz. Ben genelde pasta tam olarak soğumadan kahveyi üzerine serpiyorum. O zaman kahveler sıcakla hafif eriyip pastayı daha iyi kaplıyor ve muhallebiyle bütünleşiyor. Üst kısmının tamamen kahveyle kaplandığına emin olduğumuzda tiramisumuzu  buzdolabına kaldırıp iyice soğumasını bekliyoruz.

Farklı bir tat oluşturmak ve konuklarınızı şaşırtmak isterseniz keki ıslatırken kahveli karışımın içine rom aroması ekleyebilirsiniz. Değişik bir tat veriyor ama yine de ben tiramisuda klasikten yanayım. Şimdiden afiyet olsun.


5 Mart 2012 Pazartesi

Şeker Gibi Şekerpare

Lamba CİNİ gece lambalarını yapmak çok zaman alıyor doğru ama bir süredir işsiz bir kadın olarak evde oturuyorsanız, zamanınızı dolduracak başka şeyler de bulmak zorunda kalıyorsunuz. Entelektüel faaliyetlerin yanında ev kadınlığı aktiviteleri bazen daha eğlenceli olabiliyor. Yemek yapmak gibiJ Özellikle de tatlıJ

Günün tatlısı: şekerpare… Şöyle akşam yemeğinden sonra güzel bir Türk kahvesi, günün yorgunluğunu atmak üzere yapılan hoş bir sohbet, üzerine demlenen tavşan kanı bir çay ve yanında tatlı. Hem de şerbetini mis gibi çekmiş, üstleri hafif kızarmış, ortasında fındığıyla poz veren bir şekerpare. Üzerine filmler yapılan bu Osmanlı tatlısı hem evdeki sizi, hem de eşinizi, çocuklarınızı veyahut akşam çayına gelmiş dostlarınızı mutlu etmez mi? Benimkileri mutlu ettiJ Mutfağımın güzel İzmir manzarası, yaz kokan önlüğüm, içeriyi aydınlatmış güneş ve güzel bir müzik eşliğinde malzemelerimin başına geçtim. Çeşitli sitelerden ve bloglardan bulup kendimce revize ettiğim, İzmirli gibi davranarak bu da benden dediğim, ununu, şekerini ekleyip azalttığım tatlımı yaptım ve sizlerle paylaşmak istedim. Şerbeti döktükten yarım saat sonra yumuşacık oldular. Aşağıda size şekerpare tarifi ve malzemelerini veriyorum. Şimdiden ellerinize sağlık, afiyet olsun.

Şekerpare
Malzemeler:
2 adet yumurta
2.5 çay bardağı pudra şekeri veya toz şeker
2 çay bardağı sıvı yağ
1 adet kabartma tozu
Aldığı kadar un(ortalama 4 su bardağı)
Ortasına batırmak için fındık veya fıstık

Şerbet:
3 su bardağı şeker
3,5 su bardağı su
1/4 limon suyu

Hazırlanışı:
Yoğurma kabında, yumurta, pudra şekeri ve sıvı yağ koyduktan sonra şekerler iyice eriyene kadar karıştırıyoruz. Ardından elediğimiz unu – aklınızda olsun kullanacağınız unu mutlaka eleyin. Hem içindeki pütürleri dağıtmak için çok uğraşmamış olursunuz hem de yemekleriniz daha lezzetli olur-  kabartma tozuyla karıştırarak şekerli karışımına ekliyoruz. Unla kabartma tozunu karıştırmadan koyduğumuzda istediğimiz kabarma yaşanmıyor. Deneyimle sabitJ Hamuru çok sert olmayan fakat ele de yapışmayan bir hale getirene kadar yoğuruyoruz. Hazır olan hamurumuzdan küçük parçalar kopartıp yuvarlayarak hafifçe bastırıyoruz. Yağlanmış fırın tepsisine veya tepsiye serdiğiniz fırın kağıdına sıralayıp üzerlerine fındık veya fıstık batırıyoruz. Tabi bu isteğe bağlı. İsterseniz sade de yapabilirsiniz. Önceden ısıttığımız fırında 170 derecede 15-20 dakika hafif pembeleşene kadar pişiriyoruz. (Önerim fırın derecenizi kendi fırınınıza göre ayarlamanız. Ben 170 derecede başlayıp 10 dakika sonra 150 dereceye indirdim ve 10 dakika kadar da o şekilde pişirdim.)


Şekerpareleri fırından çıkarıp ilk sıcaklığı gidince üzerine soğuk şerbet döküyoruz. Şerbetinizi önceden yapmadıysanız şekerpareleri soğutup üzerine sıcak şerbet de dökebilirsiniz.


Şerbet için 3-3,5 su bardağı suya, 3 su bardağı şeker ilave edip, 5 dakika kaynatıyoruz. Şeker içinde iyice eriyip şerbet hafif kıvamlanınca üzerine limon suyu sıkıp 1-2 taşım daha kaynatıyoruz.

İyi keyifler, ellerinize sağlık ve afiyet olsun.