30 Nisan 2012 Pazartesi

İzmir'de İstanbullu Olmak


 Artık biliyorsunuz, ben geçici süreyle İzmirli olan bir İstanbullu’yum. Biz balık severiz. Kadıköy’e yakın bir yerde yaşıyorsanız, balık pazarı sizin için bir cennettir. Bir gün balık pazarını sabahın ilk ışıklarıyla görmüştüm. Buz dolu kasalarda, çeşit çeşit, irili ufaklı bir sürü balık, denizden çıktıkları gibi geliyorlardı balık pazarına. Suları yerlere döküldüğü için, sokağı kayganlaştırmak hiç umurlarında olmadan tezgahlara diziliyorlardı. Ben o sabah sadece bu kadarını seyredebilmiştim. Öğleden sonraya kadar geçen zamanı bilmiyorum ama akşamüstü heyecanını yaşamak olağanüstüdür.

Balık pazarına girdiğinizde, sizi önce sokağın kokusu ve kalabalığı karşılar. Bir telaşı, bir kargaşası fakat inkar edilemez bir ahengi vardır balık pazarının. Tezgahlarda balıklar kuzu gibi yatmaktadır. Başlarında balıkçılar, ellerinde su dolu maşrapalarla tezgahın sağından soluna dans eder gibi geçerler. Balıklar sulandıkça daha da çekici olur. Fiyatlar uçuşur havada. ‘Hamsi kilo beş, hamsi kilo beş’, ‘levreğin iyisi burada, derya kuzusu bunlar’ lafları kulağınıza ninni gibi gelir. Bir huzur, bir huşu çöker üzerinize. Sonra tezgahlarda sizin evinize gitmeyi bekleyen mevsim balıklarına şöyle bir göz atarsınız. Kimisi küçük, kimisi büyük, kimisi renkli, kimisi donuk balıklara takılır gözleriniz. Aklınızda bir şey varsa bile seçimleriniz her an değişmeye müsaittir. Hamsi almaya gidip, karidesle evinize dönebilirsiniz mesela. Ben çok yaşadım. Devamlı alışveriş yaptığınız bir balıkçınız varsa işiniz daha kolay. ‘Hoşgeldin abla’ diye yaklaşan balıkçıyı küçük bir gülümsemeyle karşılar ve ‘bana ne vereceksin’ diye sorarsınız. Ona sizin için en taze balığı seçme fırsatı verirsiniz ve kenara çekilirsiniz. Tanıdık balıkçı, kese kağıdından yapılmış bir torbaya, metal tabakla tezgahtan aldığı balıkları koyar. ‘Ayıklayayım mı’ diye sorar. ‘Hayır’ dersiniz çünkü siz ayıklamayı da ayrı bir ritüel olarak görürsünüz. Kağıt torbanın ağzını kapatır, bir poşete koyup size verir. O heyecanla hemen yeşillik tezgahlarına dönersiniz. Malum, balık dediğin yeşil salata olmadan yenmez.

Küçük bir pazarlıkla marul, taze soğan, olmazsa olmaz roka, turp, maydanoz alırsınız ve evinizin yolunu tutarsınız.

İzmir’e ilk geldiğimde, Ege’nin bu güzide kentinde balık cennetine geldiğimi sanmıştım. Bornova’da, Alsancak’ta, Karşıyaka’da balık pazarlarına denk geleceğimi düşünmüştüm. Öyle olmadı…
İzmir’de balık, pazarda satılıyor. Bir de birkaç küçük dükkanda. Belli günlerde kurulan pazarlara gidip sebze, meyve ve aynı zamanda balığınızı alıyorsunuz. Ben alışmışım dibimdeki balık pazarına, buna alışamadım tabi. İzmir’de bir sene içinde yesem yesem iki defa balık yiyebildim. Asabım bozulmadı mı? Evet, bozuldu tabi kiJ Sonradan balık almanın daha güzel ve değişik bir yöntemi olduğunu öğrendim. Aslında İzmir’de balık alışverişi şöyle yapılırmış.

Birkaç ailenin erkekleri toplanır, arabalarıyla balık haline giderlermiş. Hal dediğin kocaman yer zaten. Her yer türlü türlü balık… Tazecik. Teknelerden daha yeni çıkarıyorlar denizden yeni çektikleri balıkları, kasaların içinde. Balıkçıların elleri kolları dolu geliyorlar. Ailenin erkekleri kasaların başına gidip en kallavi kasayı seçiyorlar. Sonra balıkçıyla kıran kırana bir pazarlığa girişiliyor ve sonunda el sıkışıyorlar. Bir kasa balığı en iyi fiyata alıp, ikiye üçe bölüp evlerine götürmenin telaşındalar. Kasayı aldıkları gibi doğru evlerine…

Ben İzmir’de bunu yapamadım. Ben sevdiceğimle, ailesinin getirdiği güzel balıkları yedim evimizde. Çok keyifli bir geceydi kabul ediyorum ama Kadıköy’ün balık pazarını da çok özlüyorum. Umarım o balıklar da beni özlemişlerdir ve ‘hoş geldin abla’ diyen balıkçı da.

Sevgiler.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Fikirleriniz benim için önemli:)