Artık biliyorsunuz, ben
geçici süreyle İzmirli olan bir İstanbullu’yum. Biz balık severiz. Kadıköy’e
yakın bir yerde yaşıyorsanız, balık pazarı sizin için bir cennettir. Bir gün
balık pazarını sabahın ilk ışıklarıyla görmüştüm. Buz dolu kasalarda, çeşit çeşit,
irili ufaklı bir sürü balık, denizden çıktıkları gibi geliyorlardı balık
pazarına. Suları yerlere döküldüğü için, sokağı kayganlaştırmak hiç umurlarında
olmadan tezgahlara diziliyorlardı. Ben o sabah sadece bu kadarını
seyredebilmiştim. Öğleden sonraya kadar geçen zamanı bilmiyorum ama akşamüstü
heyecanını yaşamak olağanüstüdür.
Balık pazarına girdiğinizde, sizi önce sokağın kokusu ve
kalabalığı karşılar. Bir telaşı, bir kargaşası fakat inkar edilemez bir ahengi
vardır balık pazarının. Tezgahlarda balıklar kuzu gibi yatmaktadır. Başlarında
balıkçılar, ellerinde su dolu maşrapalarla tezgahın sağından soluna dans eder
gibi geçerler. Balıklar sulandıkça daha da çekici olur. Fiyatlar uçuşur havada.
‘Hamsi kilo beş, hamsi kilo beş’, ‘levreğin iyisi burada, derya kuzusu bunlar’
lafları kulağınıza ninni gibi gelir. Bir huzur, bir huşu çöker üzerinize. Sonra
tezgahlarda sizin evinize gitmeyi bekleyen mevsim balıklarına şöyle bir göz
atarsınız. Kimisi küçük, kimisi büyük, kimisi renkli, kimisi donuk balıklara
takılır gözleriniz. Aklınızda bir şey varsa bile seçimleriniz her an değişmeye
müsaittir. Hamsi almaya gidip, karidesle evinize dönebilirsiniz mesela. Ben çok
yaşadım. Devamlı alışveriş yaptığınız bir balıkçınız varsa işiniz daha kolay.
‘Hoşgeldin abla’ diye yaklaşan balıkçıyı küçük bir gülümsemeyle karşılar ve
‘bana ne vereceksin’ diye sorarsınız. Ona sizin için en taze balığı seçme
fırsatı verirsiniz ve kenara çekilirsiniz. Tanıdık balıkçı, kese kağıdından
yapılmış bir torbaya, metal tabakla tezgahtan aldığı balıkları koyar.
‘Ayıklayayım mı’ diye sorar. ‘Hayır’ dersiniz çünkü siz ayıklamayı da ayrı bir
ritüel olarak görürsünüz. Kağıt torbanın ağzını kapatır, bir poşete koyup size
verir. O heyecanla hemen yeşillik tezgahlarına dönersiniz. Malum, balık dediğin
yeşil salata olmadan yenmez.
Küçük bir pazarlıkla marul, taze soğan, olmazsa olmaz roka,
turp, maydanoz alırsınız ve evinizin yolunu tutarsınız.
İzmir’e ilk geldiğimde, Ege’nin bu güzide kentinde balık
cennetine geldiğimi sanmıştım. Bornova’da, Alsancak’ta, Karşıyaka’da balık
pazarlarına denk geleceğimi düşünmüştüm. Öyle olmadı…
İzmir’de balık, pazarda satılıyor. Bir de birkaç küçük
dükkanda. Belli günlerde kurulan pazarlara gidip sebze, meyve ve aynı zamanda
balığınızı alıyorsunuz. Ben alışmışım dibimdeki balık pazarına, buna alışamadım
tabi. İzmir’de bir sene içinde yesem yesem iki defa balık yiyebildim. Asabım
bozulmadı mı? Evet, bozuldu tabi kiJ
Sonradan balık almanın daha güzel ve değişik bir yöntemi olduğunu öğrendim.
Aslında İzmir’de balık alışverişi şöyle yapılırmış.
Birkaç ailenin erkekleri toplanır, arabalarıyla balık haline
giderlermiş. Hal dediğin kocaman yer zaten. Her yer türlü türlü balık… Tazecik.
Teknelerden daha yeni çıkarıyorlar denizden yeni çektikleri balıkları,
kasaların içinde. Balıkçıların elleri kolları dolu geliyorlar. Ailenin erkekleri
kasaların başına gidip en kallavi kasayı seçiyorlar. Sonra balıkçıyla kıran
kırana bir pazarlığa girişiliyor ve sonunda el sıkışıyorlar. Bir kasa balığı en
iyi fiyata alıp, ikiye üçe bölüp evlerine götürmenin telaşındalar. Kasayı
aldıkları gibi doğru evlerine…
Ben İzmir’de bunu yapamadım. Ben sevdiceğimle, ailesinin
getirdiği güzel balıkları yedim evimizde. Çok keyifli bir geceydi kabul
ediyorum ama Kadıköy’ün balık pazarını da çok özlüyorum. Umarım o balıklar da
beni özlemişlerdir ve ‘hoş geldin abla’ diyen balıkçı da.
Sevgiler.